COVID-19, Dün, Bugün, Yarın…

 

COVID-19, Dün, Bugün, Yarın…

İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği!

 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), salgının artık bir pandemiye dönüştüğünü 11 Mart 2020 tarihinde açıkladı.  Aynı gün ülkemizde de resmi olarak ilk COVID-19 vakasının tespit edildiği duyuruldu. Pandemi o günden bu yana işyeri hekimliğinin, işçi sağlığının ve iş güvenliğinin en önemli gündemlerinden biri oldu. 

Bugüne kadar pandemide işçi sağlığı ve işyeri hekimliği alanında yaşanan sorunlar ve çözüm önerilerine dair tartışmaları içeren çok sayıda yazı yayımlandı. Çok yakın bir gelecekte bizleri nelerin beklediğine ilişkin yazılara ise çok az rastladık.

Pandemi henüz bitmedi ve geleceğe yönelik somut bir şeyler söyleyebilmek için elimizde de çok fazla veri yok. Sadece işyeri hekimliği ve işçi sağlığı çerçevesinde yazmanın sınırlılıkları ile zorlukları var. Bu nedenle tekrara düşme olasılığı yüksek. Tüm bunlarla birlikte bu yazıda tartışmalarımıza zemin oluşturması için bazı sorular sorup beraberinde düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım.

İşyeri hekimlerinin mesleki bağımsızlıklarının güvence altında olmaması, çalışma koşullarının kötülüğü, ekonomik, özlük, demokratik… bir çok sorunu önceden de vardı. Pandemiyle birlikte bu sorunlar daha da derinleşti ve yeni sorunlar ortaya çıktı. İşyeri hekimleri, pandemi döneminde her türlü riski göze alarak canla başla çalıştılar; aralıksız çalışmaya devam eden sektörlerde emekçilerin sağlığını korumak ve salgının yayılmasını engellemek açısından çok büyük sıkıntılar ve zorluklar yaşadılar.  Sorunların ağırlaşması işyeri hekimlerini isyan noktasına getirdi.

Pandemi öncesinde de emekçiler, güvencesizliğin, esnek çalışmanın ve kayıt dışılığın belirgin olduğu ve aynı zamanda işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamaları açısından oldukça yetersiz koşullarda çalışıyorlardı. Ancak sorunlar pandemiyle çok daha çok ağırlaştı.  Çünkü çok az sayıdaki işyeri dışında “çalışma hayatı”, “her şey normalmiş gibi” devam ettirildi.  Üretimin sürmesi (çarkların dönmesi) adına, “işim mi, sağlığım mı, gelirim mi” açmazı içinde bırakıldılar. Toplu taşımada, fabrikalarda, şantiyelerde, depolarda, marketlerde, atölyelerde, tarlalarda, bürolarda çalışmak zorunda kaldılar. Üretimin ve hizmetin sürdüğü işyerlerinde ve işe gelip giderken salgına karşı korunmasız kaldılar. Pandemi önlemleri sermaye tarafından “maliyet yükü” olarak görüldü. COVID-19 pandemisi emekçilerin üstüne bir kâbus gibi çöktü.

Resmi verilere göre ülkemizde iki yıl içindeki vaka sayısı 13 milyonu, ölüm sayısı 90 bini aştı. Salgın mücadelesinin en ön saflarında yer alan, yarıya yakını hekim olmak üzere, kaybettiğimiz sağlıkçı sayısı ise beş yüzün üzerine çıktı. Gerek vaka gerekse ölüm sayıları açısından salgının bedelini en ağır ödeyen ülkeler arasındayız.  Bu ağır bedelin ödenmesinde, sermayenin isteğiyle AKP-MHP iktidarının “çarklar dönmek zorundadır” politikasını ısrarla uygulamasının rolü büyük.

AKP-MHP iktidarı, bilindiği gibi aklın ve bilimin rehberliğinde halkın sağlığını önceleyen, şeffaf, tutarlı, bütünlüklü bir salgınla mücadele politikası izlemiyor. Hastalığın yaygınlığına rağmen Çanakkale Dardanel fabrikasında İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nun üretime ara verme kararını almaması ardından “kapalı devre çalışma sistemi” (toplama kampı) icat edilmesi, Manisa Vestel fabrikasında COVID-19 testi pozitif çıkan yüzlerce kişi olmasına rağmen TSE’nin işletmeye “COVID-19 Güvenli Üretim Belgesi” vermesi gibi trajikomik olaylar yaşandı.  Egemen sınıfın ve iktidarın ihtiyaçlarına hizmet eden pandemi yönetimi anlayışının ülkeyi ve insanlarımızı getirdiği nokta ortada.

Gelinen noktanın tartışılacak bir yanı yok.  Ancak vurgulamakta yarar var ki; AKP-MHP tarafından atılan adımlar, alınan kararlar (doğru olmasa da) kendi içerisinde son derece tutarlı. Pandemiyi bilerek, isteyerek ve iradi olarak bu şekilde yönettiler ve yönetmeye de devam ediyorlar. Bu durum sadece ülkemize özgü de değil. COVID-19 salgınına karşı mücadele konusunda devletlerin tekdüze bir model izlediklerini elbette söyleyemeyiz.  Ancak kapitalist dünyanın hemen her ülkesinde benzer uygulamalarla çarklar döndürülüyor. DSÖ üzerinden standardize edilen önlemler paketine hemen her ülkede uygun adımlar atıldı. Kuşkusuz bir standardizasyonun olması gerekliydi. Ancak bu standardizasyonun oluşturulmasında kimlerin ihtiyaçlarının öncelik alındığı tartışma konusu.

Özetle; karar alma ve uygulama süreçlerinde her ülkenin ekonomik durumu politik yapısı, salgınlara karşı önceden hazırlık yapıp yapmadıkları gibi özgünlükleri olsa da uygulamalar çok benzer.

Belirsizlikler ve aşı olmaması gibi nedenlerle başlardaki bir panik havası yaşanmasını normal karşılamak gerekiyor. Kuşkusuz önlenebilir bir hastalıktan dolayı, tek bir insanın bile hayatını kaybetmemesi için her türlü önlem alınmalı ve salgın hastalıklarda planlar en kötü senaryoya göre yapılmalıdır. Bu konularda en küçük bir tereddüdümüz dahi olamaz. Ancak tüm bu ön kabullerimiz kimi soruları sormamıza engel değil.

Pandemi yönetimindeki standardizasyona dair kimi sorular

-İlk soru DSÖ ve Bilim Kurulları pandemi ile mücadele ederken aldıkları kararlarla ilaç sektörünün hatta sermaye sınıfının isteklerini yerine getirmediler mi?

- Küresel bir sağlık krizinde bir ilacın etkili olmasının iki anlamı vardır, insanların yaşamlarını kurtarma umudu ve ilaç satışlarından müthiş kâr elde etme olasılığı (Aksu Tanık, 2021). Örneğin COVID-19 ile mücadelede ilk başlarda kullanılan DSÖ’nün çok merkezli çalışmasında yer alan ilaçlardan biri olan Hidroksiklorokin ile ilgili olarak saygın tıp dergilerinde yayınlanan, sonradan geri çekilen makalelerdeki verilerin sahte olduğu açığa çıkmıştı. (NEJM, 2020; The Lancet, 2020) Hidroksiklorokin DSÖ tedavi protokolünden çıkartıldıktan tam bir yıl sonra Türkiye’de tedavi protokolünden çıkartıldı! İlk başlardaki bilinmezlik ve çaresizlik üzerinden kimi kararlar alındı ve tedaviler uygulandı. Ancak uluslararası ilaç tekelleriyle ilişkisi olan kimi bilim insanları ilaç şirketlerinin planlarına ve çıkarlarına uygun açıklamalar yapmadılar mı?

-Hemen hemen tüm kapitalist ülkelerde uluslararası ilaç tekelleriyle ilişkisi olan ve akademik unvan da taşıyan bilim insanları olduğunu biliniyor. Pandemi süresince kendilerinden istenen ve uygulamalara meşruiyet kazandıran bir görevi de yerine getirmediler mi? Kimileri unvanlarını da kullanarak bilimsellik adına yaptıkları açıklamalarla hükümetlerin aldıkları kararların/önlemlerin pekiştirilmesinde rol oynamadılar mı?

-Aşı şirketleri kamudan finansman alıp kârlarına kâr katmıyorlar mı?

-Güney Afrikalı Dr. Angelique Coetzee’nin “Dünya genelindeki siyasetçilerden ve bilim insanlarından hastalığın olduğundan çok daha kötüymüş gibi göründüğünü söylemem yönünde baskı oluştu. Benden Omicron varyantını hafif olarak tanımlamamam istendi” şeklindeki açıklaması basında yer aldı. Henüz doğrulayamadık ancak eğer haber doğruysa; gerçekten böyle bir baskı yapıldı mı ya da kimler yaptı? Bu açıklama eğer doğruysa yeni sorular oluşmasına neden olmadı mı ve üzerine gidilmesi gerekmez mi? 

- Yanlış, abartılı, yanlı ve doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler çoğu kez bilinçli bir şekilde yayıldı. Tüm dünyada toplumları yönlendiren, düşünceleri biçimlendiren iletişim araçları- yazılı ve görsel medya- insanları bilgilendirme ile toplum sağlığını korumanın ötesinde korku yayarak ve panik ortamı yaratarak uluslararası ilaç şirketlerinin isteklerinin kabul ettirilmesinde büyük ölçüde rol oynamadılar mı? İktidarların pandemi önlemleri adı altında aldığı kararlara rıza gösterilmesinde önemli rolleri olmadı mı?

İşçi sağlığı ve güvenliği alanına dair kimi sorular

-Pandemi süresince izolasyonun, sosyal mesafenin, maskenin toplum sağlığının sağlanmasındaki önemine çok büyük vurgular yapıldı. Tek başına düşünüldüğünde küçük birer toplumsal birim olan işyerlerinde aynı hassasiyet ne ölçüde gösterildi? Kahvehanelerin, pastanelerin, lokantaların kapatıldığı bir ortamda fabrikaların kapatılmamasının başka bir anlamı yok muydu?

-Pek çok ülkede işçilerin daha çok hastalandığına dair veriler var.  Ülkemizde Dardanel, Vestel, Gaziantep OSB gibi somut örnekler de yaşandı. Ancak dünyada ve ülkemizde genel olarak çizilen tabloya paralel yaygınlıkta bir hastalık durumunun işyerlerinde görüldüğünü söyleyebilmek de eldeki verilere göre mümkün değil. Eğer öyleyse COVID-19 gerçekte ne kadar bulaşıcı ve öldürücü?

-Hastalık ve ölümlerin yaygınlığı nedeniyle üretimin durduğuna ise neredeyse hiç rastlamadık. İşyerlerinde çok mu sıkı önlemler alındı? Ya da işyeri hekimlerinin başarılı çalışmaları mı etkili oldu?

-Bulaşmayı önlemek amacıyla tüm işyerlerinde farklı çalışma biçimleri (uzaktan çalışma, evden çalışma, kısmi çalışma vb)  daha yaygın olarak uygulamaya sokuldu. Bu istihdam biçimleri, emekçilerin hemen tümü tarafından makul bulundu ve kabullenildi.  Pandemi olmasa insanlar bu süreçte çalışma yaşamlarına getirilen kurallara bu ölçüde rıza gösterirler miydi?

-10 Şubat 2022 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan “Uzaktan Sağlık Hizmetlerinin Sunumu Hakkında Yönetmelik” nasıl değerlendirilmeli?

Soruları çoğaltmak mümkün… 

Pandemi sonrası işyeri hekimlerini ve alanını hangi olanaklar ya da hangi tehlikeler bekliyor? Son yıllardaki teknolojik gelişmeler ve pandemiyle birlikte daha da belirginleşen davranış kalıplarındaki değişiklikler neyi ifade ediyor? Teknoloji, olanaklar sunarken beraberinde neleri götürüyor?

Bulaşıcı hastalıklar, salgın (epidemi) ve küresel salgın (pandemi) halini aldıkları dönemlerde insanlık ile uygarlık tarihinde derin izler bırakıyor; gündelik yaşam alışkanlıklarından, toplumların siyasi, ekonomik ve kültürel yapılarına kadar uzanan köklü değişikliklere neden oluyor. Sadece insanları değil aynı zamanda içinde yaşadığı toplumu, doğayı, diğer canlı türlerini ve toplumsal yapıları da etkiliyor. Toplum hafızasında ve psikolojisinde derin izler bırakıyor.

Olabildiğince az çalışma, olabildiğince az işyerine gitme ve buralardan kalan zamanda kültüre, sanata, kendine, kendini geliştirmeye daha çok zaman ayırma savunduğumuz ve olması gereken bir durum.  Ancak bugün tümden uygulanmak istenen esnek çalışmayla örgütlenememe, ücretlerin düşürülmesi gibi birçok hak kaybının yanı sıra, bırakınız daha az çalışmayı, emekçilerin tüm günleri hatta hayatı teslim alınmak istenmiyor mu?

Başta hizmet sektörü olmak üzere üretimde operasyonların uzaktan yapılabileceği her iş yerinde, çalışanların mesailerini “evden ve uzakta” sürdürmeleri yaygın bir uygulama haline geldi. Pandemi esnek çalışmaya geçişi çok daha meşrulaştırdı, kolaylaştırdı ve hızlandırdı. Yıllardır yeni biçimlerle karşımıza çıkarılan “esnek çalışma” saldırısı, pandemiyle birlikte yeni bir evreye girdi.  İnsanların çalışma, toplumsal ve sosyal davranış kalıplarında da önemli değişimler oldu. Pandeminin, üretim ilişkilerindeki yapısal değişimle birlikte sosyal ve toplumsal davranışlarda yarattığı bu değişimden işçi sağlığı ve işyeri hekimliği alanı da azade değil. Bir kez daha sormak gerekiyor. Pandemi olmasa değişim bu kadar kolay kabul edilir ya da ettirilebilir miydi? 

Aynı zamanda hemen her ülkede olduğu gibi ülkemizde de Sağlık Bakanlığı “Hayat Eve Sığar” mottosunu ortaya koyarak insanları evde kalmaya teşvik etti.  Çalışma yaşamı evlere sığdırılmaya çalışıldı. Evlerin anlamları ve işlevleri değişti. Psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunlar için bir destekte bulunulmadı. Uygulama sonucu başta işçiler ve aileleri olmak üzere tüm toplumda ruhsal, sosyal sorunlar arttı. Hayat hiçbir şekilde eve sığmadı.

Teknolojik gelişmeler ve işçi sağlığı

Teknolojik gelişmeler “dijital devrim” diye sunuluyor. Teknolojiye, teknolojik gelişmeye elbette karşı çıkmamız düşünülemez. Üstelik birçoğu yaşamı kolaylaştırıyor, her alanda yararlı da oluyor.  Ancak bu gelişmeler insan ve toplum yararı yerine daha çok kâr için kullanılmıyor mu? 

20 yıl içerisinde günümüzdeki iş alanlarının %70-80’inin yok olacağı ve bunların yerini yeni iş alanlarının alacağı, herkesin, çalışabileceği bir işinin olmayacağı konuşuluyor. 2040 yılında 150 milyon kişinin yaptığı işlerin, robotlar aracılığıyla yapılacağı söyleniyor. Pek çok sektörde gerçekleşecek önemli değişimlerden en fazla etkilenecekler arasında sağlık sektörü de bulunuyor.  Yeni sağlık/ tıp paradigması ve hekimlik uygulamalarında ortaya çıkacak büyük değişim, kaçınılmaz olarak sağlık hizmet sunumunun örgütlenmesini de yeniden biçimlendirecek. Örneğin; bant usulü çalışan bir fabrikada işçilerin yerini robotlar almaya başladı. Az sayıda da olsa insanların hemen hemen hiç yer almadığı fabrikalar ortaya çıktı. Sadece işimizi kaybedeceğimiz temel endişesi ile sormuyorum. Ancak insanın neredeyse hiç olmadığı bir fabrikada işyeri hekimliği ve işçi sağlığı ne/nasıl olacak?

Son 30- 40 yıl içerisindeki teknolojik gelişmelerle birlikte çalışma yaşamında, üretim organizasyonunda, emeğin formatında büyük değişimler oldu. Yakın bir gelecekte ise robotlar, yapay zekâ, nanoteknoloji, biyoteknoloji, genetik alanındaki yeni buluşlar, 3D yazılımı, iletişim yenilikleri, “Big Data” kavramı gibi yeni gelişmeler ekonomik ve toplumsal alanda daha büyük değişim yaratacak. Bir önceki dönemde robot sistemi nihayetinde insan işgücüyle bağlantılıydı. Teknolojik gelişme o kadar ileri boyuta ulaştı ki bir adım sonrası, uzaktan çalışanların yapay zekaya entegre edilmesiyle gerçekleşecek gibi görünüyor. Değişim tamamlanınca yapay zekâ/robot sistemine tabii olunması, tek tek insanların duygularında, düşüncelerinde, kültürlerinde, davranışlarında yaratacağı değişikliğin de ötesinde ekonomik, kültürel ve psikolojik etkilerle insanlar arası ilişkileri ve toplumsal değer yargılarını da değiştirecek. Peki, bu durum işçiler başta olmak üzere toplum sağlığında ne gibi değişiklikler yaratacak?

Değişim tam olarak anlaşılabildi mi?

İşyeri hekimliği, işçi sağlığı ve güvenliğinin tarihsel gelişimi bu yazının ana konusu olmadığı için derinlemesine ele almadık. İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanı sanayi devrimi sonrası çalışma ilişkilerinin doğurduğu bir kavram olarak toplumsal, sınıfsal mücadeleler ile bilim ve teknolojideki gelişmelere bağlı olarak hayatımıza girmişti. Kapitalizmin karma ekonomi dönemine ait kamusallık anlayışı içinde ortaya çıkan toplum hekimliği, koruyucu sağlık anlayışı ve bunun çalışma yaşamındaki iz düşümü işçi sağlığı ve koruyucu hekimlik, serbest piyasa sistemine geçişle birlikte önemini yitirdi. Serbest piyasa zihniyeti ve kültüründe her türlü korucu sağlık hizmeti, maliyet-etkinlik temelinde ele alındı. Kapitalizmin ulusüstü tekeller döneminin “Küreselleşme-neoliberal politikaları” toplum sağlığı ve koruyucu sağlık hizmetlerinde, işçi sağlığı ve işyeri hekimliğinde büyük bir kırılma yarattı. Karma ekonomi döneminde özel sektörün lehine olacak bir düzenlemeye karşı hukuki mücadele yürüterek ibreyi kamudan yana çevirmek hak ve hukuku bir üst düzeye yani daha ileriye taşımak mümkün olabiliyordu. Serbest piyasa ekonomisine geçilmesiyle bu zemin ortadan kalktı.

Kapitalist sistemde sömürü tüm azgınlığı ve acımasızlığıyla artarak sürüyor.

Sömürünün özü hiç değişmese de zaman ve mekâna bağlı olarak sömürünün biçimi sürekli değişiyor. Teknolojik gelişime uygun yeni çalışma biçimleri oluştu. Bir önceki teknolojik birikimin ürünü olan yasal düzenlemeler de buna uygun hale getirildi. Çıkardıkları yasaları çalışma yaşamına uyarladılar. Bir dönem kapandı. 

Türkiye’de de 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle birlikte hızlı bir şekilde karma ekonomi anlayışı tamamen terk edilerek serbest piyasa ekonomisine geçildi. Bunun her alanda ne anlama geldiği tam olarak algılanmadı. Emekçiler ve onlardan yana mücadele edenlerin zihinlerinde, mücadele biçimlerinde gerekli değişim de maalesef olmadı.

Bu yeni zamanı, çalışma yaşamındaki değişimi yeterince kavrayabildiğimizi, bu değişimlere uygun bir yaratıcılıkta hareket edilebildiğimizi söyleyebilmek de mümkün değil. Örneğin; son 30 yıldır hak kayıplarına karşı yürütülen hukuki mücadele sırasında hala karma ekonomi var da yeni durumda özel sektöre daha çok ağırlık veriliyormuş gibi hareket edildi. Oysaki var olan düzenlemeler bir başka mekân ve zamana aitti. Onun kültürü, değerleri, davranış kalıpları, üretim biçimi dâhil olmak üzere ona göre şekillenmişti. O nedenle hukuki ve meşru mücadelenin bir başka düzeye taşınması, geleceğe ilişkin nasıl bir toplumsal düzen düşleniyorsa hukuki düzeninin de bugünden ifade edilmesi gerekiyordu.

Son söz yerine

COVID-19 sadece salgına neden olan bir hastalıktan ibaret değildir. Teknolojik gelişmeler de teknik bir mesele olarak görülemez.  Bütün bunlar; politik, sosyal, ekonomik, kültürel ve ideolojik boyutlarıyla ele alınmalı/değerlendirilmelidir.

Geçmişin ve bugünün deneyimlerinden yararlanarak bir gelecek tahayyülü/tahayyülleri yapmalıyız.  Bu yeni zamanı, buna uygun hale getirilen çalışma yaşamındaki değişimi kavrayan bir yaratıcılıkta hareket ve mücadele etmeliyiz.

 

  • İzlenme: 533