Kırık kemiklerinizi toparlayın GİDİYORUZ BURALARDAN

Kırık kemiklerinizi toparlayın GİDİYORUZ BURALARDAN


Metehan Akbulut'un Hıdır Murat Doğan ile yaptığı röportaj  04.10.2020 tarihinde BirGün Gazetesinde yayımlanmıştır.

'Biraz Ormanda Saklanacağım' yazar Hıdır Murat Doğan’ın bu yılın Sennur Sezer Emek-Direniş Öykü Ödülü’nü kazanarak Manos Kitap tarafından yayımlanan yeni kitabı

Yeni kitabıyla okuyucularıyla buluşan Hıdır Murat Doğan’ın öykü ve denemeleri Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Kaybolan Defterler gibi birçok yayın organında yayımlandı. 2014'te 12 genç öykücünün çalışmalarından derlenen “Öyküler sen varsan güzel” projesinde yer alan Doğan’ın “Kütürt” isimli ilk kitabı 2017 yılında, “Soğuk Masal” isimli ikinci kitabı 2018 yılında yayımlandı. İlkokul öğretmenliğinin yanında, kısa film ve belgesel çalışmalarıyla da ilgilenen Hıdır Murat Doğan, birçok yazar, şair ve edebiyat dergisi için tasarım çalışmaları da yapıyor.

■■ Önceki kitaplarında yer alan bağımsız olaylar, üsluplar ve farklı karakter yapılarıyla seslenen öykülerin aksine 'Biraz Ormanda Saklanacağım’da birinci ağızdan anlatılan ve birbirleriyle bağlantılar taşıyan, kronolojik sayılabilecek bir sırayla sayfaların arasında karşımıza çıkan, iç içe geçmiş öykülerle neredeyse bir dönem filmi izliyoruz.Bu çağ insanının hiçbir hikâyeyi tam anlamıyla istediği gibi bitiremediğini, adeta hayallerinin yakasında ellerinin asılı kaldığını anlatıyor bizlere 'Biraz Ormanda Saklanacağım'. Öyküler anlatıcının hayatından kesitlerle, tekrarlayan acıların ekseninde akıp gidiyor. Ancak tüm öyküleri bütünleşik bir hikâye olarak düşündüğümüzde kitabı toplumsal kaygı taşıyan bir roman olarak da değerlendirebiliyor, hüzünlü ve uzun bir yolculuğun neden sonuç ilişkilerini görüyoruz. Buradan yola çıkarak sormak gerekirse, bu uzun hikâye nasıl ortaya çıktı?

Bizler -yani insan ırkı- daha iyi arabalar, daha lüks evler, daha güzel kıyafetler için yaşıyoruz. Onları göstermek için. Oysa tüm bunların altında yaralarımız var. İster istemez yaralarımıza bir sargı bezi görevi görüyor tüm bunlar. Aslında mevduat hesabımızda acılar biriktiriyoruz. İçimizdeki oyuklar her gün, anbean büyüyor. Eskisi gibi kalamıyoruz. Acıları unutamıyoruz. Onlar hep hikâyemizde kalıyor. Kaçamıyoruz. Hatta yenilerini yaşıyoruz naklen yayınlarda. 'Biraz Ormanda Saklanacağım’ da aslında kurgusal bir öykü ekseniyle birlikte kendi hikâyemi anlatmak istedim. Daha çok kendi acılarımı ve ortak bir hikâyemiz olduğunu düşündüğüm insanların öykülerini... İnsanın acısı salt aşk acısı değildi. Baktığımız dünya, yanından geçip gittiğimiz yokluklar, yoksunluklar, fakirlikler, katliamlar, savaşlar, ezilmişlikler, yarım kalmışlıklar ve tükenmişlikler... Tüm bu acıları yaşayanları alıp sözcüklerle buralardan kaçırmak istedim sanırım.
Kitaptaki kahramanlarıma dönüp şöyle dedim: “Kırık kemiklerinizi toparlayın, gidiyoruz buralardan!”

■ Ancak bahsettiğiniz bu uzun, uzak yolculukta anlatıcı acı ve hüzünden kaçamıyor sanki. Hatta daha da yoğunlaşıyor bu atmosfer. Bu kaçış yolculuğunun sonlarına yaklaştıkça yeniden “Alabildiğine uzak, alabildiğine sonsuz ormanların yangını bu. Alabildiğine orman, alabildiğine acı” diyerek isyan ettiği de oluyor.

Neden işin içinden çıkılamaz bir hâl alıyor anlatılanlar? Cesare Pavese, ölümünden sonra ortaya çıkan günlüğünün 17 Haziran 1938 tarihli sayfasında şöyle diyor: Acı çeken hiç kimse artık eskisi gibi değildir; tıpkı yaralanmış bir gövdenin eskisi kadar sağlıklı olamayacağı gibi, ancak belli bir sertleşme ve nasırlaşma olabilir. Hiçbir zaman kaçamayacağız acıdan. Yalnızca sertleşip nasırlaşacak. Hepsi bu. Bir yazar olarak kaygım odur ki, insanların taze veya nasırlaşmış yaralarını göstermeden göçüp gitmek istemiyorum. İnsanlar insanları yaralıyor, ardına bakmaksızın çekip gidiyor. Bunu salt aşk temelinde düşünmemek gerekiyor. Bencilleşen bir topluluk haline dönüştü özellikle bu coğrafya. Herkes herkesi bir şeylerle suçluyor, nasıl yaraladığına bakmadan… İnsan yanımız tükendikçe tükeniyor…

■■ Fazlasıyla karamsar ve keskin iç monologlar gözlemliyoruz sayfaların arasında. Mutsuzluk tüm öykülerin üzerine bir kasvet gibi çökmüş durumda. Neden bu ormanda saklanma isteği? Size veya bu kitaptaki karakterlere göre mutluluk mümkün değil mi?

Ormanda saklanma isteği bir çeşit metafor diyebiliriz aslında. Öykü aralarında çocukluğa göndermelerle bu mecazi anlama erişebiliyoruz. Elbette mutluluk mümkün. Zaten bunun arayışı içindedir en umutsuz insan bile. Esasen kitabın son hikâyesi olan “Hikâyenin bittiği yer aslında burası değil” isimli öykü adından da anlaşılabileceği üzere biraz da sonrasını okuyucunun hayal gücüne bırakıyor. Hatta belki de asıl yolculuk ondan sonra başlıyor. Çünkü aslında ümitsizlik yok. Anlatıcı vazgeçmeyi değil, biraz dinlenip devam etmeyi düşlüyor.

■ Bu dosya bu yılki Sennur Sezer Emek-Direniş Öykü Ödülü'nü kazandı. Kitabın toplumcu gerçekçi bir eksende dertlerinin olduğunu söyleyebilir miyiz? Sennur Sezer gibi önemli bir şair ve yazarın adına düzenlenen bir yarışmanın ne gibi bir anlamı var?

Politik düzlemdeki bir yorumdan öte, edebi anlamda Sennur Sezer benim için hep iyi bir kalemdi. Toplumsal bağlamda da elbette ortaklaşabileceğimiz noktalar emek ve direniş kavramlarıydı. Bu nedenle benim için fazlasıyla onur verici bir ödül bu. 'Biraz Ormanda Saklanacağım’ı yazdığımda doğrusunu söylemek gerekirse ne öyküleri birer dergide yayınlatmayı ne de bir yarışmaya sokmayı düşünmüştüm. Maddi veya manevi hiçbir çıkar taşımadan anlatılması gerekenleri yazmam gerektiğini biliyordum sadece. Çocukluk, ilk gençlik veya şimdi… Aşklarımı anlattığım kadar, sahilde karşılaştığım mülteciyi, göçmen işçileri, kapı komşumu, sokaklardaki emekçileri, kadınları, çocukları, ezilenleri, direnenleri, yani kısacası hikâyesi yarım kalmış, eksik bırakılmışları da anlatmam gerektiğini düşündüm ve yazdım. Yazdıklarımın bir kaygısı olmalıydı çünkü.

■■ Biraz ormanda saklanacak mısınız siz de?
Sanırım hayır. Burada durup dünyanın acılarıyla savaşmam gerekiyor. Diğer türlüsü kaçmak olurdu çünkü. Sadece kendini kurtarmak olurdu. Buradaki anlatıcı veya ana karakter kadar umarsız değilim. Aslında o da düşüncemi seslendiriyor ara ara: “Otuzundan önce çekip gitmek çok daha kolaydı. Otuzundan sonra solmuş kıyafetlerinin yanına; annenin ölü bedenini, büyümesini göremediğin oğlunu, bir bilye kavanozu gibi darmadağın olmuş umutlarını da sığdırman gerekiyor çünkü. Kendi kadavranı sığdırman gerekiyor” diyor.