Nereden geldiğimiz ve geçmişte ne yaptığımız önemli-Mirza Arabacı

Nereden geldiğimiz ve geçmişte ne yaptığımız önemli-Mirza Arabacı


Gecenin bir yarısıydı telefon çaldı. Arayanın rehberimde kaydı yoktu.

-Alo! Dedim.

Kendini tanıttı. Tanıdığım bir arkadaştı.

Numaramı bir arkadaştan aldığını, geç saatte aradığı için özür dilediğini belirttikten sonra:

 

“Kürt Mehmet” adlı bir kitap okuduğunu, kitapta benden bahsedildiğini, devrimcilere silah çektiğimi belirttikten sonra:

“Seni tanıyorum. Böyle biri değilsin. Şu işin aslını anlatır mısın” dedi.

 

Önce Şaşırdım.

Olayın üzerinden kırk seneden fazla zaman geçmişti. Hafızamı yokladım. Bazı isimleri hatırlamakta güçlük çeksem de, her şey, neredeyse bütün yaşananlar aklımdaydı. Çünkü olay unutulacak bir olay değildi.

Nitekim Kürt Mehmet’te unutmamış olacak ki kitapla kayıt altına almıştı.

Ne yazdığını sordum.

Anlattı.

Anlatayım dedim.

Anlattım.

Teşekkür edip kapattı.

 

Bir hafta sonra başka bir arkadaş aradı. Benzer şeyler sordu. Ona da anlattım.

Bir, iki, üç… Derken bu aramalar süre devam etti.

Huzursuz oldum.

 

Aslında olaya bugünden baktığımda basit bir olaydı. Hatırlanmaya bile değmezdi. Daha doğrusu, unutmak istediğim türden bir olaydı.

 

Geçmişte gerek sendikal rekabet, gerekse devrimciler arası ideolojik görüş ayrılığı nedeniyle benzer çatışmalar olmuştu. Bugün çok “çocuksu” bulduğumuz, pişman olduğumuz, yaşananlardan dolayı acı çektiğimiz bu çatışmalar can bile almıştı ne yazık ki…

Bu olay da o dönemin bugün hatırlamak istemediğimiz olaylarından biriydi.

Zaten çok kişi bilerek, isteyerek unutmuştu.

 

Ama Kürt Mehmet unutmamıştı.

 

 

Nihayetinde kitabı edindim. Okudum. Benimle ve söz konusu olayla ilgili bölümleri birkaç kez daha okudum.

Kürt Mehmet olayı çok farklı anlatıyordu. Ya da bu hatırladığı kadarını anlatıyordu.

Bu mümkündü.

Zaten kendisi de editörün sorusu üzerine:

-…Kısaca şunları söyleyebilirim; Yaşanan birçok olayı, herkes kendi anlayışı ve algısı üzerinden hatırlıyor, yorumluyor. Bir olguyu ya da olayı değerlendirirken, onu oluşturan, çevreleyen tüm koşullarla birlikte değerlendirmiyor…” Syf 264 diyordu.

 

Haklıydı.

Ne var ki kendisi de bundan münezzeh değildi.

 

Şüphesiz nedenlerinin tahlilini yapmak bana düşmez. Ama geçmişi anlatan birçok kitapta buna rastladım. Esasen sözlü tarih anlatımlarında bu tür hatalar olabiliyor.

Bu belki de kişinin kendini korunma içgüdüsü, bilmiyorum.

 

Sonra kitabın editörü Metehan Akbulut’a sosyal medya aracılığıyla mesaj çektim.

Akbulut anında döndü.

Olayı Kürt Mehmet’in eksik hatırladığını, olayın aslını yazmak istediğimi ve bunun kitaba dip not olarak eklenmesinin doğru olacağını söyledim.

Çok memnun olacağını sonraki baskıda bunu yapacağını ayrıca bu kitap için bir web sayfası açtığını orada da yayınlanabileceğini, hatta kendi sosyal medya hesabından da yazdıklarımı paylaşacağını belirtti…

 

 

Başlarken şunu belirtmeliyim.

Olay şahsımla ilgili bir olay değildir.

Olay esas olarak Kürt Mehmet ve Süleyman Kırteke arasında yaşanmış bir olaydır.

Benim rolüm ve sıfatım olaya tanıklık etmekten ibarettir.

 

Olayı niçin önemsiyorum?

Niçin yazma, düzeltme gereği duydum?

Türkiye Devrimci Hareketi’nin ve Türkiye sendikal Hareketi’ne olan saygımdan.

Çünkü tarih bizim, hepimizin ortak tarihi... Sonraki kuşağa kalacak, doğru bilinmesi gerekiyor.

 

 

Olay 1978 yılında cereyan etti.

DİSK’e bağlı DEV- MADEN-SEN Sendikası Sivas şubesinde görevliydim. Akdağmadeni’nden, Koyulhisar’a, Divriği, Hekimhan, Hasançelebi’den, Adıyaman’a kadar birçok işletmede örgütlenme çalışması yapıyorduk. Ayrıca MTA’da yetkiliydik.

 

Divriği özeldi. Eski bir işletmeydi, işçi sayısı fazlaydı. Çalışan işçilerden pek çoğuyla eski ilişkilerim vardı.

 

Divriği’de TÜRK –İŞ’e bağlı, CEVHER-İŞ sendikası yetkiliydi.

Olayın olduğu dönemde TİS görüşmeleri tıkanmış, havada grev kokusu vardı.

İşletmeden arkadaşlar grev öncesi hazırlıklar için bizden yardım istediler.

 

Çünkü daha önce yetkili olduğumuz Hasançelebi’de işe halkı da katarak destansı bir grev tecrübesi yaşamıştık.

 

 

Talep üzerine sendikamıza ait bir teksir makinesi ve gerekli malzemeyi alarak Divriği’ye gittim.

1 ay boyunca bölgenin bütün köylerini arkadaşlarla birlikte dolaştık, toplantılar yaptık, grev için pankartlar hazırladık, bildiriler dağıttık.

 

Bütün bunları grevin başarısı için arkadaşlarla birlikte yaptık. Amacım yöneticisi olduğum sendikanın propagandasını yapmaktan ziyade, yaklaşan grevi başarıya ulaştırmaktı.

Hele siyasi (grup çıkarı) hiç yoktu.

 

 

Bu arkadaşlardan, İsimlerini hatırladıklarım, Sait Aydoğmuş (Hançer), Kemal Gündoğan, Ali Şahbaz, Selahattin Çelik, Dursun Yıldırım, Hikmet Kaya, Mehmet Yavuz… İşçi olmayanlardan Cuma Gürsoy Ve daha onlarcası…

 

 

Nihayetinde grev günü geldi çattı.

Grev günü bizim sendikadan arkadaşlar destek için Divriği’ye geldi. Gelenler arasında Süleyman Kırteke ve Murat Genç de vardı. Aynı zamanda Yer altı-Maden İş sendikası yetkilileri de katkı için Divriği’ye geldiler.

Büyük bir coşku içinde grev konuldu.

Binlerce köylü, halk katıldı greve. Civar ilçelerden de gelenler oldu.

Daha önce, işçi arkadaşlardan bazılarının -ki Devrimci-Yol Sempatizanlarıydılar- Süleyman Kırteke hakkında ileri-geri konuştuklarını duymuştum.

Önce önemsemedim.

Grev günü Süleyman Kırteke hakkında benzer bir suçlama daha duydum.

“Ajan” demiş bazıları.

 

Bu kez üstüne gittim. “Kim çıkartıyor bu dedikoduları” diye sordum. Kürt Mehmet’in adını verdiler.

Kürt Mehmet’i tanıyordum. O da Kırteke gibi Malatyalıydı ve Devrimci Yol’cuydu. Saygın, bilinen bir kişilikti.

Ağabeyi Niyazi Tekin İstanbul’da 1972 de faşistler tarafından öldürülmüştü.

Kürt’ün bunları söyleyeceğine ihtimal vermedim. Ama can sıkıcı bir durumdu. İşçi arkadaşlar bu dedikodulardan rahatsız olmuşlardı, tabi bizler de…

İşçi arkadaşlara, Bir toplantı yapılmasını, eğer gerçekten böyle bir durum varsa bu ispatlanırsa gereğini yapacağımızı söyledim.

Kabul ettiler.

Olayın benimle bir ilgisi yoktu. Ama suçlanan arkadaşımdı.

Grev için gelen bizim arkadaşları herhangi bir tatsız olay olmasın diye geri gönderdik. Süleyman, Murat Genç ve ben toplantı için kararlaştırılan yere gittik.

Grev mahalinden biraz uzakta, tepede bir yerdi.

 

Hatırladığım kadarıyla, Kürt Mehmet, Yer altı-Maden–İş’ten, Gültekin, Cevat ve birkaç kişi daha vardı. Çetin Uygur’un toplantıda olduğunu hatırlamıyorum. Ama greve katılmıştı. 15-20 kadar da işçi arkadaş vardı.

U şeklinde bir toplantı düzeni yaptık.

Önce ben söz aldım mealen:

Süleyman için “ajan” diye dedikodu çıkartıldığını, bunu söyleyenin de Kürt Mehmet olduğunu, bunun açığa çıkartılması gerektiğini, toplantıyı yönetmek için kendimi atadığımı ve bunu burada çözmemiz gerektiğini söyledim. “İspatlanırsa cezasını şahsen kendim vereceğim” dedim.

 

Ve Kürt Mehmet’e söz verdim.

 

Kürt mealen:

Süleyman’a Ajan demediğini, sadece tutarsız biri olduğunu, kişisel ilişkilerinde zaaf olduğunu, bölgede çok kişinin böyle düşündüğünü falan söyledi.

Bunun kişisel, öznel bir değerlendirme olduğunu hoş olmadığını söyledim.

Karşılıklı biraz tartıştık.

 

Kürt Mehmet THKP-C, Süleyman Kırteke THKO geleneğinden geliyordu. İkisi de TİP’nde uzun süre birlikte çalışmışlardı. Daha sonra yolları ayrılmış, Kürt DEV-GENÇ’li olmuştu.

 

Sonra Süleyman Kırteke’ye söz verdim.

Süleyman Kırteke, yine mealen, Kürt’le aralarında bir husumet olmadığını ama birbirlerini sevmediklerini söyleyerek şu olayı anlattı.

 

-1970’den çok önceydi. Hepimiz Malatya’da TİP çatısı altında devrimci mücadele veriyorduk. MDD tartışmaları yaşanıyordu. DEV-GENÇ henüz kurulmamıştı. Biz MDD’den yana tavır koymuştuk. Kürt de öyle. Bu arada Hüseyin İnan ve arkadaşları Filistin’den dönerken yakalanmışlardı. Antep’te hapistiler. Antepli, arkadaşlar bize haber gönderdiler niçin bilmiyorum para istediler. Para topladık. Parayı götürmeleri için Kürt Mehmet ve Hacı Tonak gönüllü oldular.

Antep’te savcı(hâkim) olan Süleyman Efe vasıtasıyla para ve eşya ulaştırılacaktı.

Gittiler.

Aylar sonra, haşaş mitingi nedeniyle Antepli arkadaşlar Malatya’ya geldiler. Evlere misafir ettik. Gece bize, istedikleri parayı neden göndermediklerini sordular. Gönderdiğimizi söyledik.

“Almadık” dediler.

Ertesi gün Türkiye Öğretmenler Sendikası’nda (TÖS) bu olay soruldu.

Kürt’te, Tonak da “Biz O parayla DEV-GENÇ’i kurduk” dediler. Aramızda tartışma çıktı. Kürt’e bir tokat attım.

 

Bu olaydan sonra Kürt’le yıldızımız hiç barışmadı. Hakkımda hep ileri-geri konuşur.

 

Bu konuşma boyunca Kürt durmadan Süleyman’ı tahrik etti. Laf attı, mırıldandı.

Her defasında Süleyman: “Kürt yapma bunları, beni sinirlendirme” falan dedi.

Bu hallere müdahale ederek, Süleyman bitirsin sen cevap verirsin diye birkaç kez ben de Kürt’ü uyardım.

Süleyman sözlerini bitirmeden önce Kürt bir kez daha sertçe kaba davrandı. Bunun üzerine Süleyman-yan yana çömelmiş oturuyorlardı- Mehmet’e bir yumruk attı.

Ortalık karıştı.

Cevat, Gültekin, Kürt… Hep birlikte Süleyman’a saldırdılar. Yapacak bir şey kalmayınca belimdeki silahı çektim:

-Durmazsanız ateş ederim. Toplantıyı provoke etmeyin falan dedim. Silahı ateşlemedim. Bu arada Murat Genç ve işçi arkadaşlar araya girdi.

 

Bir süre sonra sükûnet hâsıl oldu.

Karşılıklı suçlamalardan sonra Kürt bana dönerek:

-Malatya’ya gelirsin orada görüşürüz diye beni tehdit etti.

Ben de, bunu çocukluk olduğunu Malatya’ya hep geldiğimi, böyle tehditlerin boş olduğunu falan söyledim.

 

Nihayetinde işçi arkadaşlar.

“Vallahi bu davranışlar grevimize zarar verecek, lütfen hepiniz gidin, hiçbirinize yakışmıyor” diyerek bizleri haklı olarak yargıladılar.

Haklıydılar.

Biz terk ettik.

Onları bilmiyorum.

 

Daha sonra Kürt Mehmet’in dediği gibi DİSK’in talebi üzerine Divriği’de bir referandum yaşandı. Divriğili işçiler Yer altı Maden-İş’i tercih ettiler.

Genel kurulda Yer altı Maden-İş’e katılma kararı alındı.

 

Aradan bir zaman geçti.

 

Defalarca Malatya’ya gittim. Yanlış hatırlamıyorsam birkaç kez Kürt’le karşılaştık da. Selam vermedik birbirimize ama dostça da bakışmadık.

Son gidişim arkadaşımız Doğan Örs’ün düğün münasebetiyleydi. Akçadağ-Ören’deydi düğün. Çok sayıda misafir vardı. Ankara’dan, İnşaat mühendisi, Turan Kutmen ve Tarık Duru da gelen arkadaşlar arasındaydı. Murat Genç’te vardı.

Pazar sabahı Malatya’ya gittik. Öğlen sıralarıydı aracımızı Atahan’ın önüne park ettik. Süleyman Kırteke ve diğer arkadaşlar önden çıktılar. Ben aracı park edip yukarı çıktım. TÖB-DER 5. Kattaydı. 4.Katta Devrimci-Yolcuların Derneği vardı. Derneğin kapısında Kürt Mehmet’le karşılaştık. Koluma girdi. Konuşacak sandım. Koridorun sonuna doğru yürüdük. Döner dönmez bana bir yumruk attı. Kapıştık. Patırtı üzerine dernektekiler dışarı fırladı-seminer varmış-. Kürt Mehmet, “öldürün” dedi.

Sonrası malum.

Linç edildim.

Patırtılar üzerine 5. Kattan Süleyman ve diğer arkadaşlar ve öğretmenler dışarı fırladı. Süleyman’ın elide kırılmış tahta bir sandalyenin parçası vardı.

Epey kavga oldu.

Öğretmenlerden biri beni sürükleyerek merdivenlerden aşağı indirdi.

Kavgayı ayırdılar.

Misafir arkadaşlardan Tarık’ın kafası patlamış, hastaneye götürmüşler. Beni bir eve götürdüler. Tedavi ettiler.

Ertesi sabah – ne yazık ki- misilleme için Atahan’a geldik. Öğlene kadar kimse gelmedi. Gelenler ise bizi görüp han’a girmekten vazgeçtiler.

Nihayetinde gerek öğretmenler, gerekse alt katta kitapevindeki arkadaşlar - Emeğin Birliği- rica ettiler.

Sivas’a döndük.

O sıralar Devrimci Yol ile Kurtuluş arasında öldürmeye varan çatışmalar oluyordu.

Ve Devrimci Yolcu bir arkadaş Ankara’da öldürülmüştü.

 

1981 yılında İstanbul’da gözaltına alınıp tutuklandım.

Bir süre sonra tahliye oldum.

Hemen ardından DİSK davasından aranmaya başlayınca “kaçağa” düştüm.

6 yıl Malatya’da kaçak olarak yaşadım.

Bu arada Kürt Mehmet’in tutuklandığını, işkencelere yiğitçe direndiğini duydum.

Bir gün Av.Hacı Akyol’la Malatya merkezde Kürt Mehmet’e rastladık. Birbirimize sarıldık. Birlikte yemek yedik. Son görüşmemiz böyle oldu.

1988 yılında ihbar üzerine Malatya’da gözaltına alındım. Gözaltına alınmadan önce Diyarbakır’a gidip teslim olmuştum. Sıkıyönetim sadece Diyarbakır’da vardı dosyam oraya gönderilmişti. Sorguda en fazla Kürt Mehmet’i sordular. Tanıdığımı ama yıllardır görmediğimi söyledim.

 

 

Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda “keşke yapmasaydım” dediğim olaylardan biridir silah çekme olayı.

Lakin mecbur kalmıştım.

Ve silah kitapta yazıldığı gibi Murat Genç’in babasının değil, 1980’de Ankara Dal’da işkencede öldürülen M:Ali Kılıç’ın armağanıydı. 1978 Sivas olaylarında baskınında polis ele geçirdi.

 

Son söz olarak; Yazıklarımı yeniden okudum. Bütün bunları anlatmaya gerek var mıydı?

Bilmiyorum.

Belki de gerek yok.

Şahsımı “küçük düşürücü” ifadelerine de takılmıyorum. Kürt’ün samimi olduğundan da şüphe duymuyorum. Kitabı okuyanlar bunu zaten fark etmişlerdir.

Hatırladığı kadarını anlatmış.

 

Ne yazık ki en azından benimle ilgili bölümünü eksik hatırlamış.

Anlattığım olayları doğrulayacağını sandığım en az 20 kişi vardır. Kitapta sıklıkla adı geçen, Cuma Gürsoy, Selahattin Çelik, Sait Aydoğmuş (Hançer), Kemal Gündoğan… Bunlardan hatırladıklarım…

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş şehir” adlı muazzam eserinin büyük savaş sonrası Erzurum’unu anlatan bölümünde şöyle bir anekdottan bahseder.

-Bir dostum anlatmıştı.

“Daha şehre girmeden, Aşkale’de yattığım hanın kahvesinde, esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu bir biçare giderken bıraktığı, oğlu, karısı ve anasından hiç birini, hatta evinin yerini bile bulamadığı için, girdiği günün akşamında şehri terk ettiğini söyledi.

-Peki, şimdi nereye gidiyorsun? Diye sordum

Bir müddet düşündü. Yüzü altüst olmuştu. Nihayet.

-Efendi dedi; nereye gittiğimi ne sorarsın? Geldiğim yeri sana söyledim, yetmez mi?

 

Nereden geldiğimiz ve geçmişte ne yaptığımız önemli.

Nereye gittiğimiz ise, herkese göre…