Zafer kazanmak değil, doğruya varmak için...

Zafer kazanmak değil, doğruya varmak için...


Kampta Türkiye’ye ilişkin tartışmalar yaptınız mı?
Çok derinlikli tartışmalar yaptığımızı söyleyemem. Hüseyin İnanların Filistin dönüşü yakalanmaları ile ilgili bir tartışma yaşadığımızı hatırlıyorum. Türkiye dönüşü nelere dikkat etmeliyiz gibi konuları tartışıyorduk.

Hüseyin İnanların ilk ifadelerinde silahları El Fetih örgütünden aldıklarını söylemelerini Antep grubundan arkadaşlar, affedilemez bir davranış olarak görmekteydiler. Bu konudaki tartışmalar, bazı kırgınlıklara yol açtı.

Antep grubunun en kıdemlisi Kadir’di, ikinci sırada Celal ve Ercan görünüyordu. Celal, sanıyorum en yaşlımızdı. Kadir, El Fetih hareketine Türkiye’den herkesten önce katılmıştı. Onunla birlikte katılan çok yakın arkadaşı Mustafa Çelik (Ali Ahmet) İsrail ordusu ile bir çatışmada yaşamını yitirmişti. El Şune’deki kamp, Mustafa’nın anısı için “Şehit Ali” diye anılıyordu. Kadir de aynı nedenle hareket içinde kod adı olarak Mustafa adını seçmişti. Kadir’in, El Fetih saflarında pek çok çatışmaya birlikte katıldığı, o günlerde örgütün üst kademelerinde bulunan çok sayıda silah arkadaşı vardı. Kadir; ayrıca çok yiğit, çok dürüst, içi dışı bir olan biriydi. Filistin hareketi ile ilgili olarak isabetli ve önemli saptamalara sahipti. Kısacası bir tartışma, bir tatsızlık çıktı diye küsülecek, terk edilecek biri değildi. Celal, Ercan diğerleri de öyleydi.

Dostluğun, arkadaşlığın sürmesini önemsedik. Bu da karşılık buldu, o kadar buldu ki sonrasında sistematik bir hâl alan ideolojik tartışmalar, grubun büyük ölçüde dağılmasıyla sonuçlandı. Buna karşın Kadir, Celal, Ercan başta olmak üzere oradaki arkadaşlarla, oradaki deneyime ve o deneyim içinde oluşmuş güvene dayanan dostluğumuz hep sürdü.

Tartışmalar süresince kimse kimseye bir şey dayatmamış, hiç kavga çıkmamıştı. İlk tartışmanın, El Şune’deki 15-20 kişilik büyük grubumuz için iki önemli kazanımı olmuştu. Birincisi; tartışmaların zafer kazanmak için değil, pekâlâ doğruya varmak için yapılabileceğini anlamıştık. İkincisi de hepimizin teorik bilgi, ideolojik donanım, siyasal öngörü hatta siyasal cesaret bakımından sınırlarımızın olduğunu, olabileceğini öğrenmiştik.

Ayrıca ağırlıklı olarak Türkiye’de Halk Savaşı’nı nasıl başlatacağımız üzerine konuşurduk. İşin doğrusu teorik yetkinliği olan arkadaşımız yoktu. Hacettepe Üniversitesinden Caner Güçal, teorik olarak bizden daha donanımlıydı. Yabancı dil bildiği için yurt dışında çıkan yayınların bir kısmını okumuştu.

Biz derken kimleri kastediyorsunuz?
Başlangıçta benimle birlikte Hacı Tonak ve Caner’in şahsında ifadesini bulan Dev-Gençliler grubunu kastediyorum. Bu üç kişilik ve pek de grup sayılamayacak toplulukta Hacı Tonak ve ben, DEV-GENÇ’i temsil ediyorduk. Caner ise DEV-GENÇ merkezini temsil etmekteydi diyebilirim.

Grup sayılamazdık, çünkü bir grubumuz olsun diye hiç düşünmemiştik. Ayrıca ortak bir politikamız (en azından El Şune Kampına ilişkin), ortak bir hedefimiz olsun da dememiştik. DEV-GENÇ’in ve sosyalistlerin genel siyasal savaşımının belirleyip şekillendirdiği ilişkiler, ilkeler, hedefler bize yetiyordu sanırım. Ötesini aramadığımız gibi aramak gibi bir iddiamız da yoktu. Örneğin, en sıradan grubun bile ilkel de olsa bir kurumsallığı, hiyerarşisi olur. Biz de bunların ne biri ne de öteki vardı. Çünkü orada olmamız hiyerarşik bir nedenden kaynaklanmıyordu. İkincisi, yolunu yordamını belirleyip bir ortaklık oluşturmuş değildik. Üçüncüsü, örgüt kurmak, bir örgütlülüğü başlatmak ya da kurulu bir örgütün üyelerine deneyim kazandırmak gibi savımız yoktu.